|
Ord. Prof Dr Arif İsmet Çetingil |
||
|
|
1896’da İstanbul’da doğdu. Babası Saray’da memurdu. Kabataş Sultanisinden mezun oldu. 1913’de Askeri Tıbbiyeye birincilikle girdi ve sınıfının çavuşu oldu. Savaş ve mahrumiyet yılları idi. Öğrenciler küflü bulgur yedikleri için hakkında şikayette bulundular. Çavuş rütbesi geri alınarak 15 gün hapse mahkum edildi. 1918’de Askeri Tıbbiyeden mezun oldu. İstanbul’da Gülhane Tatbikat Mektebi ve Seririyat Hastanesinde çalışmaya başladı. Mütarekeden sonra Aralık 1918’de Gülhane, binası Fransızlar tarafından işgal edildiğinden Gümüşsuyu Askeri Hastanesine taşındı. Bu nedenle asistanlık görevine Gümüşsuyunda devam etti. “Milli Mücadele”nin başlangıcında İstanbul’u terkederek Anadolu’ya geçmeye karar veren Atatürk ve Kurtuluş yanlısı genç aydınlar arasında o da vardı. İsteği Ankara tarafından kabul edildi (20 Haziran 1920). Ulusal savaşım yıllarında, önce Ankara Cebeci Hastanesinde, ardından sırayla; Sivas Çiçek Aşısı, Serum ve Kuduz Müessesesinde (1 yıl), Kayseri Hastanesi Dahiliye Mütehassıslığında (1 yıl), tekrar Sivas’da (8 ay) çalıştıktan sonra, Ankara Sarıkışla Hastanesine atandı. İşte bu görevleri sırasındadır ki, Atatürk’ün kanında sıtma plazmodisi saptadı. Savaşın ardından, 1923’de Almanya’ya gönderildi. İki yıl Hamburg Eppendorf Hastanesinde ve Tropikal Hastalıklar Enstitüsünde çalıştı. 1925’de Ankara’ya dönerek Cebeci Hastanesinde Dahiliye mütehassısı ünvanını aldı. 1933 Üniversite Reformundan sonra 1934’de Vakıf Gureba Hastanesinde 2. Dahiliye Kliniği kuruldu ve direktörlüğüne Ord. Prof. Dr. Erich Frank getirildi. O sırada Şişli Etfal Hastanesinde görevli olan Çetingil de bu yeni kliniğe atandı ve Prof. Frank ile birlikte çalışmaya başladı. (Prof. Frank’ın Türk hematolojisindeki yeri ve etkilerini ayrı bir başlıkta ele almak istiyoruz.).
Çetingil Hoca, kim bilir, belki de Prof. Frank’ın etkisiyle kan hastalıklarına merak duyuyor, öğrencilere ve asistanlara hastalar üzerinde kan hastalıklarının bulgu ve belirtilerini anlatmaya önem veriyordu. Kemik iliği ponksiyonu üzerine bir tez hazırlayarak (“Ponction Sternale. Thèse 1936-1937) Prof. Frank’ın yanında dahiliye doçenti oldu. 1941 yılında profesörlüğe yükseltildi.
1937’de “Kan Hastalıkları Hematoloji” adlı kan hastalıkları ders kitabını yayımladı (İstanbul Üniversitesi Yayınları No 56). Bilgilerimize göre bu, Türkçe yazılmış ilk hematoloji kitabıdır. Birinci sayfasındaki ithaf onun Atatürk’ün eseri Cumhuriyete olan sonsuz minnettarlığını belirtir: “Bu kitap, Cumhuriyetin kurduğu İstanbul Üniversitesine borçlu olduğum şükranlarımın mukabelesi olarak ithaf edilmiştir.” Prof. Frank da kitabına Almanca bir önsöz yazmıştır. 1941 yılında Profesör ünvanını aldı. 1957’de Prof. Frank’ın ölümünden sonra Kürsü Başkanlığına getirilerek Ordinaryüs Profesörlüğe* yükseltildi. Kliniğinin adı birkaç kez, politik ya da yasal nedenlerle değiştirilmiş olsa da (anılarım arasında ülkemizin bu onulmaz hastalığına yer vereceğim), bu görevi, yaş haddi nedeniyle emekliliğine kadar (1973) aralıksız sürdürdü. 1955–1957 yıllarında İstanbul Tıp Fakültesi Dekanı olarak da hizmet veren Hocamız 11 Temmuz 1985 tarihinde vefat etti. Arif İsmet Hoca yabancı dil öğrenme konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahipti. İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Arapça ve Farsça biliyordu. Vokabüleri son derece zengindi. Almanca dergilerdeki zor bulmacaları kolaylıkla çözüyordu. Çok nazik ve dürüst bir insandı. Bir hastayı muayenehane defterine kaydetmeyi unuttuğu için, İstanbul Defterdarlığına bizzat giderek bilgi vermesi ne denli dürüst olduğunun en iyi örneğidir. Kendine özgü bir diğer davranışı muayenehanesinde asker kökenli hastalardan kesinlikle ücret almaması idi. Yukardaki bilgilerin büyük bölümünü damadı, İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kliniği Endokrinoloji ve Nükleer Tıp Bilim Dalları emekli öğretim üyesi Hocamız Prof. Dr. Ali Görpe sağlamıştır. Değerli katkıları için teşekkür borçluyuz. Ord. Prof. Dr. Arif İsmet Çetingil, kliniğindeki çalışma akadaşları ile birlikte uluslar arası hematoloji alanında bazı önemli yayınlara imza atmıştır. Birkaç örnek vermek isteriz:
Anı ve İzlenimlerim Öğrencilik yıllarımda (1953-1959) İstanbul Tıp Fakültesinde, Haseki’de bulunan, iç hastalıkları dersi ve stajı vermeyen Tedavi Kliniğini saymazsak, üç İç Hastalıkları Kliniği vardı. 1. Dahiliye Cerrahpaşa’da, II. Dahiliye Aşağı Gureba’da**(Vakıf Gureba Hastanesi, ya da daha doğrusu, Bezmiâlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi)***, III. Dahiliye Kliniği de Yukarı Gureba’da (bugünkü Çapa) idi. Her yarı yıl öğrenciler, iç hastalıkları dersleri için, kontenjanlar dolmamış ise, bu kliniklerden birini seçebiliyordu. Klinik derslerimizin başladığı 1957 yaz yarı yılında Prof. Frank vefat etti. Bu nedenle bizim sınıf o çok övülen, bırakın öğrencileri, yetişkin hekimlerin, hatta öğretim üyelerinin bile dinlemeye koştuğu Aşağı Gureba’daki II. Dahiliye Kliniğinin Frank derslerinden yoksun kaldı. Öğrenciliğimin son iki yılı boyunca (1957-59) hep III. Dahiliye Kliniğinden ders ve sonra staj aldığımdan Prof. Çetingil’in II. Dahiliyedeki derslerini izleme fırsatım hiç olmadı. İyi ders anlatıyor muydu? Bilmiyorum. Teorik bilgisi çok geniş bir hoca olduğunu, nadir hastalık ve sendromları çok iyi bildiğini duyardık. “Ayaklı kütüphane” denirdi böyle kişilere. O zamanlar derslere genellikle hastalar çıkartılırdı. Bazı hocalar, hastanın belirti ve bulguları üzerinden önce ayırıcı tanıya, ardından tanıya gider; geriye kalan sürede de hastalık hakkında kısa teorik bilgiler verirdi. Ben bu şekilde anlatılan klinik derslerini severdim. Bu tür derslerde gösterilen hastaların çoğu kez belleğimden hiç çıkmadıklarını da eklemeliyim. Çoğu hoca ise, amfiye getirdiği hastayı kısaca tanıtmakla yetinir ve hastaya yaklaşımı değil, etiyolojiden başlayarak prognoz ve tedavi ile sonlanacak şekilde, hastalığı teorik olarak anlatmayı yeğlerdi. Oysa bizler hastalığı kitaplardan da öğrenebilirdik. Bakın! Ünlü İngiliz hekimi Sir William Osler (1849-1919) tıp öğrencilerine nasıl sesleniyordu: “Dersliklerde değil, hasta koğuşlarında yaşayınız! Geceleri okuyarak öğrenebileceklerinizi gündüz saatlerinde dinleyerek zamanınızı tüketmeyiniz!” Yök yasasından bu yana klinik derslerine hasta çıkarma da iyice tavsadı. Çünkü önceden ders programları hazırlanıyor; sizin hangi ay, hangi gün hangi konuyu anlatacağınız saptanıyor. O gün konunuz ile ilgili bir hasta bulmanız ayrı birsorun. (Hoş, İngiltere’de sınavlar için ambülanslarla evlerden hasta getirildiğine tanık olmuştum). Öğrenciler de değişti. Hasta getirerek geçmişteki gibi ders anlatırsanız, harıl harıl not tutamayacakları için sizi yadırgayacaklardır. Slayd göstermek için ışıkları kararttığınızda bile, “not tutamıyoruz” diye bağrışıyorlardı üniversiteden ayrılmadan önceki son yıllarımda. Belki de onları bu şekilde davranmaya alıştıran, ders anlatmayı, notlarını dikte etmekle bir tutan “vasat ve sığ” öğretim üyesi sayısının giderek artması idi. Arif İsmet Hoca’ya dönecek olursak, hiç dersini dinlemedim ama, o hem iç hastalıkları uzmanlık, hem de iç hastalıkları doçentlik sınavımda jüri başkanı oldu. Uzmanlık sınavını 1964 Aralık ayının sonlarında verdim. Fransa’dan yeni dönmüştüm. Orada yaptığım bir çalışmayı uzmanlık tezi olarak hazırlamıştım. O sırada II. ve III. Dahiliye Klinikleri birleştirilmiş durumda idi (Direktör Ord. Prof. Dr. Arif İsmet Çetingil). Bu nedenle sınava Aşağı Gureba Hastanesinde girdim. İç hastalıkları sınavı olmasına karşın, nedense diğer iki jüri üyesi de hematolog idi (Muzaffer Aksoy ve Orhan Ulutin Hocalar). Belki tezimin hematoloji konusunda olması rol oynamıştı bu seçimde. II. Dahiliyedeki sınavların bir ritueli vardı. Hoca için sınava bir şişe viski götürmek usuldendi. Bunu bana benden kısa bir süre sonra sınava girecek olan o klinikten Dr. Cavit Çakırgöz söylemişti. Ayrıca Hoca puro içmeyi seviyordu. Halen devam ettiğini sandığım pasta, kurabiye, börek çay faslı (şimdi dev şişelerde meyve suyu ve Coca Cola da eklendi) sınav için gereken bir başka hazırlıktı. II. Dahiliyedeki arkadaşlar “Hodgkin hastalığını iyi çalış! Hoca yeni anlattı dersinde!” şeklinde tüyo verdiler. Bir de toksoplazmoz lenf düğümlerinde görülen özel isimli bir hücreden söz ettiler (adını unuttum şimdi!). “Muhakkak sorar” dediler. Gerçekten vak’am Hodgkin hastalığı idi. (O zaman olgu yerine vak’a derdik. Fakat ikinci a’yı asla uzatmazdık!). Ve Hoca bana toksoplazmoz adenopatisini sordu. Hiç unutamadığım bir başka sorusu da şu oldu. Bazı Hodgkin’liler kaşınır ya... ”Pruritus ile Prurigo arasındaki fark nedir?” Biliyordum. Yanılmıyorsam, 1962 yılında, o zamanlar hematolojinin İncil’i sayılan “Clinical Hematology” adlı kitabı ile ünlü Dr. Maxwell M. Wintrobe İstanbul’a gelmiş, II. Dahiliye’nin Prof. Frank Dershanesinde (Ne yazık ki, bugün harabe halinde!) bir konferans vermişti. Arif İsmet Hoca, elinde taşıdığı Wintrobe’un kitabını havaya kaldırmış, davudi sesiyle, “İşte başucu kitabımızın yazarı karşınızda” diyerek ünlü konuğu bizlere tanıtmıştı. Bir anımdan daha söz etmek istiyorum. Yıl 1970. Şeref Bey (Hocam Prof. Dr.Şeref İnceman) ile birlikte Eczacıbaşı Araştırma Ödülü’ne başvurmuştuk. 1969’da Journal of Laboratory and Clinical Medicine’de yayımlanan bir çalışmamızla (A simple test for the evaluation of platelet coagulant activity). Jüri üyeleri arasında Çetingil Hoca da bulunuyordu. Çalışmamız hakkında bilgi almak için beni odasına çağırtmıştı. Yanımda yurt dışından gelen yüzlerce ayrı baskı istek kartlarını götürmüştüm. Hoşuna gitmiş, bir kısmını, teker teker, yüksek sesle, her birini yazıldıkları dilde olmak üzere okumuştu. Tanıdığım kadarı ile, Hoca bende son derece çelebi bir insan izlenimi bırakmıştır. Eminim, şimdi cennette yeni yabancı diller öğrenmekle meşguldür. Nur içinde yatsın! *Ordinaryüs Profesör: Türk Üniversitelerinde, en az beş yıl profesörlük yapmış, bilimsel çalışmalarıyla kendini tanıtmış öğretim üyeleri arasından seçilerek, bir kürsünün yönetimiyle görevlendirilen kimselere verilen san. (Türkçe Sözlük). 27 Mayıs Devriminden sonra çıkarılan yeni Üniversiteler Yasası ile bu ünvan kaldırılmış, ancak daha önce kazanmış olanların hakları saklı kalmıştır. (Y.T.). **Gureba. Arapça: Garipler, kimsesizler. ***“Bezmiâlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi: 1845 yılında II. Mahmud’un kadın efendilerinden, Abdülmecid’in annesi Bezmiâlem Valide Sultan tarafından yaptırılmıştır. ...Vakfiyesinin ilk şartı yoksul ve kimsesiz Müslümanların ücretsiz tedavi edilmesiydi.” (Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, 1994; Cilt 3, s. 430). Bu tarihi hastanenin restorasyonu yıllardır sürmektedir (Y.T.).
|
|
|
Copyright © 2007 Prof Dr Yücel Tangün, Mik Uzm Aykut Köroğlu |
Site AI4CAD Mühendislik & Yazılım tarafından hazırlanmıştır. |
||