TÜRK HEMATOLOJİ DERNEĞİ 40 YAŞINDA


 

 

Türk Hematoloji Derneği Başkanları

Dr. Yücel Tangün, 08.02.2007

 

            Ülkemizin tıp alanında en köklü ve erkenden uluslararası arenaya katılmış bilimsel derneklerinin başında gelen Türk Hematoloji Derneği  bu yıl kırkıncı yaşını kutluyor. Dernek büyük ölçüde Prof. Dr. Orhan Nuri Ulutin’in  ön ayak olmasıyla 1967 yılında İstanbul’da kuruldu. Bu yazıda Derneğin çoğu artık aramızda olmayan kurucu üyelerini kısaca tanıtmak ve ilk iki bilimsel kongresini anlatmak istiyorum.

Kuruluş sırasındaki tüzüğün ikinci maddesine göre Derneğin amacı “Memleketimizdeki hematoloji ve yakın bilim dalları ile ilgili çalışma ve araştırmaları geliştirmek, araştırmacıya imkanlar sağlamak, Türk hematolojisini dünyaya tanıtmak ve temsil etmektir.”

Gerçekten daha önceki yıllarda günümüz Türk hematolojisinin öncüleri -ki bunların başında Muzaffer Aksoy, Şeref İnceman ve Orhan Nuri Ulutin gelir- kısıtlı laboratuvar olanaklarına karşın seslerini Batının hatırı sayılır dergilerinde ve kongrelerinde duyurmaya başlamıştı. Aslında araştırma yapabilmek için her birinin elinde sadece bir tek laboratuvar aracı vardı. Aksoy elektroforez cihazı ile anormal hemoglobinlere, İnceman faz kontrast mikroskobu ile trombositlere, Ulutin bir benmari ile pıhtılaşma ve trombositlere yönelmişti. Bu üçlünün çok önemli bir diğer özelliği üzerinde durmamız gerekir. Üçü de Yüce Atatürk’ün 1933 Üniversite Reformu sırasında Türkiye’ye sığınan Alman bilim adamlarının öğrencileri olmuş, gene üçü de iç hastalıklarının birçok dalında, bu arada hematolojide bir otorite sayılan  büyük klinikçi ve laboratuvarcı Prof. Dr. Erich Frank’ın (1884 – 1957) etkisinde kalmıştı.

Derneğin kurucuları arasında bu gençlerin yanında, laboratuvar tezgahına oturmamış olsalar dahi, klinikte kan hastalıklarına ilgi duymuş, bu konuda olgu sunumları yayımlamış, hatta ilk ders kitaplarını yazmış, o devrin “ordinaryus profesör” unvanına sahip daha yaşlı kuşaktan iki hoca vardır: Sedat Tavat ve Arif İsmet Çetingil. Bir diğer kurucu üye ülkemize ancak 1940’ların başlarında sığınabilmiş, İstanbul Üniversitesine 1945'de girebilmiş, bu yıllar arasında zorunlu olarak gittiği Çorum köylerinde toprak yiyen anemik çocuklarla karşılaşmış Alman uyruklu hekim ve araştırıcı Prof. Dr. Fritz Reimann’dır.

Diğer kurucu üyeler Ankara’dan hepimizin tanıdığı Prof. Dr. Ayhan (Okçuoğlu) Çavdar ile halen ABD’de yaşayan Hacettepe’den ünlü genetikçi Prof. Dr. Burhan Say, İzmir’den hematolojiye yakınlık duymuş iç hastalıkları ve nükleer tıp uzmanı Prof. Dr. Nail Tartaroğlu ile Prof. Ulutin’in hemostaz alanındakii çalışma arkadaşlarından Prof. Dr. Mustafa Karaca’dır.

Yitirmiş olduğumuz kurucu üyelerimizi saygı ve rahmetle anıyor, aramızda olmalarından onur duyduklarımıza daha nice sağlıklı yıllar diliyoruz. Gelecek yazılarımızda kurucu üyelerimizi ayrıntılı olarak tanıtmaya başlayacağız.

Ord. Prof. Dr. Sedat Tavat (1892 – 1973).

Ord. Prof. Dr. Arif İsmet Çetingil (1896 – 1985)

Prof. Dr. Fritz Reimann (1897 – 1995)

Prof. Dr. Muzaffer Aksoy (1915 –  2001)

Prof. Dr. Şeref İnceman (1919 – 1994)

Prof. Dr. Orhan Nuri Ulutin (1924 - )

Prof. Dr. Ayhan (Okçuoğlu) Çavdar (1930 - )

Prof. Dr. Burhan Say (1923 - )

Prof. Dr. Nail Tartaroğlu (1925 – 2005)

Prof. Dr. Mustafa Karaca (1929 – 2001)

            Kuruluşun ardından Derneğin ilk  kongresi 27 Aralık 1967'de İstanbul’da Taksim’de Veremle Savaş Derneği binasının en üst katında bulunan küçük toplantı odasında yapılmıştı. Türk Tıp Cemiyetinin haftalık Salı toplantıları da  (saat 20.30) aynı yerde olurdu. (Yeri gelmişken bir not: 1960’lı yıllarda Türk Tıp Cemiyetine “aza” olabilmek için bir “tebliğ” yapmak gerekiyordu. Bildirimin adı “Bir vak’a münasebetiyle Truncus arteriosus communis” idi !).

Bu yılki (2006) gibi Aralık ayının güneşli bir öğleden sonrasıydı. Hematolojiye gönül vermiş bir avuç kişiydik. İki yıllık askerlikten yeni terhis olmuştum. Derneğin ilk başkanı Hocam Şeref İnceman kısa açılış konuşmasında (uzun konuşmayı sevmezdi) hematolojiye nasıl tutulduğunu anlatırken May Grünwald–Giemsa ile boyanmış kan ve ilik hücrelerinin mikroskop altındaki renkli çekiciliklerine (kendi deyimiyle “cazibelerine”) değinmişti. O gün Asuman Müftüoğlu, Şinasi Özsoylu, İzzet Berkel, Lamia Ulukutlu ve Bülent Berkarda gibi doçentlerin yanında, Şengün Balkuv (Ulutin), Nuran Akman ve benim gibi başasistan düzeyindeki gençlerin Dernek üyelikleri onaylanmıştı. O sıralar üye olabilmek için yeterli bir yayın listesi sunmak gerekiyordu. Sonraları bu ilkeye dikkat edilmemeye başlandı.

            Bilimsel programda üç bildiri yer alıyordu: Ş. İnceman–Y. Tangün (Kasabach-Merritt sendromunda hemanjiyom kanında koagülasyon çalışmaları),  F. Reimann (Akdeniz kansızlığında ve diğer anemilerde radyolojik kemik değişiklikleri) ve M. Karaca ve ark. (Hafif hemofilide laboratuvar) tarafından sunulan bildirilerin ardından  kongre sona ermişti. İzmir’den gelen M. Karaca’yı  İnceman’ın Peugot 404’ü ile hava alanına götürmüştük. Yolda Mario Stefanini (Karaca’nın ABD’de yanında çalıştığı hocası) ve fibrinoliz (Karaca’nın o sıralarda ilgilendiği konu) üzerinde sohbet edilmişti. Şimdi düşünüyorum da, kurulan bir derneğin ilk idari kongresinde bile bilimsel bir düzey gözetiliyor. İki kanbilimci yan yana geldiği zaman havadan sudan söz etmek yerine hematoloji konuşuyor. Bir derneğe üye olabilmek için sunum yapmak gerekiyor. Yorumu siz okuyucularıma bırakıyorum.

            İkinci ulusal kongremize gelince, ilkinden daha uzun olarak bir tam gün süren bu kongre 20 Eylül 1968'de Ankara’da Ayhan Çavdar Hoca’nın ev sahipliğinde Cebeci’deki Çocuk Hastalıkları Kliniğinin emektar amfisinde gerçekleşmişti.  Biz İstanbullular Ankaralı Hocalarla  (Ayhan. Çavdar,  Burhan Say, Şinasi Özsoylu, İzzet Berkel) tanışma fırsatına ilk kez orada kavuşmuştuk. Amfinin ilk sıralarını  ancak dolduracak kadardık. Amfinin yukarılarında durmadan not tutan İ. Berkel vardı sadece.

            Bildiri konuları daha çok toprak yeme anemisi, trombosit fonksiyon bozukluklarının incelenmesinde kullanılan yeni yöntemler, multipl miyelomda  immünoelektroforez bulguları, hemoglobinopatiler, akut miyelomonositik lösemili çocuklardaki göz lezyonları üzerinde yoğunlaşmıştı. B. Say DiGeorge sendromu’nu anlatmıştı. Özellikle daha önce görmemiş ve duymamış olduğum son iki konu bana çok ilginç gelmişti.

            Hararetli tartışmalar yönünden son derece zengin, üst düzeyde bir toplantı idi. Üzerinde sarı bir elbise olan Ayhan Hoca  arada bir kürsünün arkasındaki kapıdan çıkıyor, biraz sonra savını destekleyen bir literatürün ayrı baskısı ile geri geliyordu. O gün üniversite dışı bir kurumdan sunulan bir bildirinin konusu aplastik anemili hastalara eritropoetin sağlama amacıyla çiğ böbrek (!) yedirilmesi ile ilgiliydi. Sunucu eritropoetini korumak için böbreği pişirmiyordu. Ayhan Hoca bu bildiriyi sert bir şekilde eleştirdi. Eritropoetin mide asiditesi tarafından yok edilmeye mahkum bir glikoprotein idi.

            Kongre akşamı kentin ünlü bir lokantasının bizlere ayrılmış bir odasında  hematoloji ailesi Ulutin Hoca’nın deyimiyle ilk “hematoloji yemeği”ni yedi. Programda adı “hematoloji yemeği” olduğu halde mönüde dalak ve böbreği boşuna bekledik. Bilimsel tartışmalar  orada da kahkahalar arasında sürüp gitti. Adı verilen sendromu tanımlayan  Angela DiGeorge ve Ş. Özsoylu’nun hocası pediatrik hematolojinin babası Louis  Diamond üzerinde sohbetlerin koyulaştığını anımsıyorum. Ankara’ya kendi olanaklarımızla gitmiştik. O yıllarda “sponsor” kavramı ile henüz tanışmamıştık. Lokantada ödemeler “Alman usulü” yapıldı.

            1997'den bu yana kongrelerimiz bilimsel içerik ve mezuniyet sonrası eğitim kursları açısından giderek zenginleşiyor.Her yıl biraz daha dolgun programlarla karşılaşıyoruz. Bunlara paralel olarak, ünlü Fransız özdeyişinin (“le congrès s’amuse = kongre eğleniyor”) doğruluğunu kanıtlayan saatler geçirmekten de geri kalmıyoruz. Artık çoğu kez Güneyin tatil yörelerinde –belki büyük kentlere göre daha ucuza mal edildiğinden– çok yıldızlı otellerde toplanıyoruz. Kongre sözlüğümüze yeni sözcükler girdi. Açılış kokteylleri mutlaka “prolonje” oluyor. Uydu sempozyumlarımıza “lunch box”lar eşlik ediyor. “Limitli” ya da “limitsiz” içkili gala yemeği gecelerinde yüksek hacimli ses düzenleri yanımızdakilerle muhabbeti engelliyor. Bilimsel çalışmaları desteklemede ya da en başarılı çalışmaları ödüllendirmede bazen eli sıkı davranabilen biyoteknoloji şirketleri nedense  gala gecelerinin orkestra ve sanatçılarına daha cömert davranabiliyor.

Geçmişe özlem kimi yaşlılara özgü bir duygu mu? Yoksa yaşlılığın kaçınılmaz belirtilerinden biri mi? Hangisi olursa olsun, o alçakgönüllü, ağırbaşlı, belki de tartışma açısından şimdikilerden çok daha ateşli geçen ilk yıl kongrelerini anımsamadan edemiyorum.

 

 

   Copyright © 2007 Prof Dr Yücel Tangün, Mik Uzm Aykut Köroğlu
 

Site AI4CAD Mühendislik & Yazılım  tarafından hazırlanmıştır.