Prof Dr Fritz Reimann

 

Türk Hematoloji Derneğinin kurucu üyelerinden Prof. Dr. Fritz Reimann 1897’de Bohemya’nın küçük bir kentinde (Wichstadel) doğdu. Hekim olan babası kentin halk sağlığı müdürü idi. Ailesi onun da hekim olmasını arzuluyordu. Oysa o felsefeye meraklı idi. Önce fizik ve felsefe, ardından tıp okudu. Prag Üniversitesinden mezun oldu.

Aynı üniversitede çalışmaya devam ederek hocası P. Kaznelson’un etkisiyle hematoloji ve röntgenolojiye ilgi duydu. (Araştırıcılık aşkının doğmasında Kaznelson’un büyük rolü olduğunu bizzat kendisinden dinlemişimdir). Prag üniversitesinde profesörlüğe kadar yükseldi. Almanların Çekoslovakyayı işgalinin arifesine kadar bu görevde kaldı (1940).

Burada Kaznelson’un hematoloji, özellikle İTP tarihinde önemli bir yere sahip olduğunu belirtmemiz gerekir. Türk tıbbının gelişmesinde önemli rol oynamış olan Ord. Prof Dr. Erich Frank bugün İTP olarak bildiğimiz hastalığı “esansiyel trombopeni” adı ile 1915’de tanımlamış, iliğin megakaryositlerden zengin olduğuna, ancak morfolojilerinin, dolayısıyla (muhtemelen) fonksiyonlarının bozukluğuna dikkati çekmiş, dalağın megakaryositler üzerinde inhibitör bir etki yapabileceğini ileri sürmüştü. Günümüzde, megakaryositlerin çevresinde trombosit gözlenmemesini, trombosit yaşam süresinin kısalması ve trombositlerin erkenden çevreye verilmesi ile açıklıyoruz.

Ertesi yıl (1916) o sırada Prag’da henüz son sınıf tıp öğrencisi olan Kaznelson çok kanayan bir kadın hastada cerrahlara splenektomi yapılmasını önermiş ve İTP’de ilk kez uygulanan bu ameliyat başarı ile sonuçlanmıştır1.  Kaznelson, trombositlerin dalakta lizise uğradıklarını düşünüyor, bu nedenle “dalak kökenmli trombolitik purpura” terimini kullanıyordu.

Prag yıllarında Prof. Reimann araştımalarını nütrisyonel anemiler, özellikle demir eksikliği konusunda (kendi deyimiyle “asideroz”) yoğunlaştırdı. Nomal kişilerin günlük diyetlerine 100 mg Fe++ eklendiğinde, bunun % 99’u atılıyor, oysa anemik hastalar bu miktarın yaklaşık yarısını tutuyordu2. Demire yanıt veren hastalarda demir kullanımı artmıştı. Reimann ve ark. bir dizi çalışma ile besinsel demirin önemini, inorganik demirin tedavideki etkinliğini, ve iki değerli demirin üç değerliye göre çok daha etkin olduğunu ortaya koydular.

Ne dersiniz? Bence çok ilginç!... Günümüzde, basit bir ilaç sayarak adeta gözü kapalı kullandığımız, ancak çoğu pratisyen ve uzman hekimin akıllı kullanımını iyi bilmediği, hastalarımızın ise dalak yiyerek ya da üzüm, dut pekmezleri içerek eksikliğini gidermeye çalıştığı şu demir, meğer ne aşamalardan geçmiş!... Ayrıca yeni yeni oral üç değerli demir preparatlarını piyasaya sürmeye devam eden firmalarımızı ve bunları reçeteleyen hekimlerimize de buradan “Günaydın!...” diyelim.

Prof. Reimann Türkiye’ye 1933 Üniversite Reformu sırasında gelen Alman bilim adamları arasında değildir. Nedenlerinin öyküsünü yakın dostu, sınıf arkadaşım, psikiyatri profesörü Dr. Günsel Koptagel İlal’den dinlediğimiz şekliyle aktaralım.

“Nazi rejimi iktidara geldiğinde, Reimann, önceleri – kendi durumunda olan başkalarının da düşündükleri gibi -kendisine bir şey olmaz sanmış. Ancak sonraları Yahudilik nedeniyle ailesinin birçok üyesinin yakınlarının tutuklanmaları ve kendisinin de üniversiteden uzaklaştırılması üzerine işin ciddiyetini kavramış, ülkeden kaçmaya karar vermiş. Bu arada ailesi ve akrabaları konsantrasyon kamplarına gönderilmiş. Kaçışları düzenleyen bir cemiyet, nişanlısı ile birlikte kaçabilmeleri için gerekli hazırlıkları yapmış. Ne var ki, o sırada nişanlısının acilen akut apandisit ameliyatı olması gerekmiş. Bunu peritonit ve sepsis izlemiş. Bu yüzden kaçış kafilelerine katılamamışlar. Nişanlısı hiçbir zaman toparlanıp hastaneden çıkamamış. Son kafileye de yetişemeyen Reimann’ın ülkeden çıkışı hiç de kolay olmamış. Çekoslovakya’da tutuklanmış. Hapishanede iken hemoroidini iyileştirdiği bir gardiyan kurtulmasına yardım etmiş. Sonunda Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye ulaşmayı başarmış (1940). İstanbul’a geldiğinde, Üniversite’de boş kadro olmadıktan başka, hekimlik yapabilmesi de mümkün değilmiş. Yanında getirdiği bir miktar paranın yardımı ile, Eminönü’nde bir Ermeni tüccarla birlikte küçük bir dükkan açarak zahire ticareti yaparak geçinmeye çalışmış. 1944’de Türkiye Almanya’ya savaş ilan edince, düşman bir ulusun uyruğundan sayıldığından İstanbul’daki diğer Almanlarla birlikte interne edilerek Çorum’a gönderilmiş.”

Bundan sonrasını Maxwell Wintrobe’a anlattığı şekilde özetleyelim3. Çorum’da Memleket Hastanesinin dahiliye şefi ile dostluk kurarak, Prag’dan ayrıldığından beri ilk kez, hastalarla tekrar birlikte olma şansına kavuşur. Kısa sürede köylüler tarafından çok sevilir. Gördükleri karşısında ise şaşırıp kalır: Bölgede kadınları, çocukları, hatta erkekleri ilgilendiren ağır bir demir eksikliği endemisi söz konusudur. O yıllarda Batı ülkelerinde artık tarihe karışmış sayılan “kloroz” vak’aları ile karşılaşır.

Gözlemlediği ağır demir eksikliğini erken yaşta evlenme, çok sayıda doğum ve son derece düşük et tüketimi ile (Batı diyetinin % 10’undan bile az) açıklar. Bu olgular ona 1928’de Almanya, Würzburg’dan Schmidt’in deneylerini - fareleri kuşaklar boyu demirden fakir bir diyetle beslediği deneyleri - hatırlatır. Dördüncü kuşak farelerin çoğunluğunun yaşama şansını yitirdikleri deneyler... Wintrobe’a göre tıp literatürü, kaşık tırnak dahil, ağır demir eksikliğinin klinik bulgularının son derece güzel tanımını Reimann’a borçludur 3.

Reimann’dan önce ülkemizde ağır demir eksikliğine, özellikle bunun toprak yeme (jeofaji) ile ilişkisine, ilk kez, Prof. Frank’ın Kliniğinde iç hastalıkları ihtisası yaptıktan sonra uzman olarak Kastamonu’ya atanan Dr. Muin Memduh Tayanç eğilmiştir. Hematolojiye yakın ilgi duyan Tayanç 1942-1943 yıllarında Türkçe yayımladığı iki ayrı makalede hepatosplenomegali ve gelişme geriliği ile birlikte giden hipokrom mikrositik anemili 1.5 ile 18 yaş arasında 15 olgu bildirmiştir 4. Dr. Tayanç “Toprak yeme anemileri”ne ertesi yıl (1944) yayımladığı “Bioklinik Hematoloji” adlı kitabında da yer vermiştir (s. 125-126). (İlerde, sitemizin “Türk Hematolojisi”nde Dr.Muin Memduh Tayanç da hak ettiği yerini alacaktır.

Savaş bittikten sonra İstanbul’a dönen Prof. Reimann yaşamının geri kalan kısmını ülkemizde geçirmeye karar vermiş, 1945’de İstanbul Üniversitesine girerek Tıp Fakültesinde (Çapa) yeni kurulan ve daha önce Prof. Laqeur’ün yönettiği Tecrübi Araştırma Enstitüsünün başına getirilmiştir. Burada besinsel anemi çalışmalarını (demir eksikliğinde jeofaji, pica’nın psikopatolojisi) sürdüren Prof. Reimann daha sonra kan hastalıkları, özellikle anemilerdeki radyolojik kemik değişiklikleri üzerinde Türk meslektaşları ile birlikte çok sayıda araştırma yapmıştır. Kafatası kemiklerindeki anomalileri (kafatası çatısı değişiklikleri kafatası sütürleri, sella turcica fırça kafatası, sulcus anemicus capitis) ilgilendiren yayınlarının sayısı kabarıktır.

Prof. Reimann yetmişinci yaş gününde yeni Almanya tarafından devlet nişanı (Great Cross of the German Order of Merit) ile onurlandırılmış, İstanbul Üniversitesinden 1973 yılında öğretim üyelerine yaş  sınırı getiren yasa uyarınca emekli olmuştur. Son yıllarını Münih’de geçirmesine karşın Türkiye ve Türk meslektaşları ile ilişkisini sürdürmüştür. 1995’de 98 yaşında Münih’de vefat etmiştir.

Anı ve İzlenimlerim

Prof. Reimann ile dostluğumuz III. Dahiliye Kliniğindeki asistanlığımın ilk yılında, Şeref Bey’le çalışmaya başlamam ile birlikte kuruldu (1960). Başında bulunduğu Tecrübi Araştırma Enstitüsü, bizim kliniğe komşu Radyoloji Kliniğinin bodrum katında idi. Basık tavanlı birkaç odadan oluşmuş Enstitüye binanın dışındaki merdivenden inilerek girilirdi. Kapıyı aştığınızda burnunuza hemen deney hayvanlarının (fare) kokusu gelirdi.

Enstitünün kadrosu kalabalık değildi. Hematolojiye ilgi duyan, daha sonra sitogenetiğe yönelen, gene Prof. Frank’ın kliniğinde ihtisas yapmış bir iç hastalıkları uzmanı (şimdilerde emekliliğini sürdüren Prof. Dr. Gülten Erdoğan), yanılmıyorsam iki laborant ve bir ya da iki hademe... Bir konuda çalışmak ve yayın yapmak için yer ve elemandan çok istek ve istence (iradeye) gerek olduğunu çömezliğimin başlangıcında Şeref Bey ve Prof. Reimann’dan öğrendim diyebilirim.

İlk kez Enstitüye bir hastamızın (orak hücre-thalassemia’lı bir çocuk) 5  fotoğrafını çektirtmek için gitmiştim. O zamanlar demek Çapa’da Prof. Reimann’dan başka fotoğraf çeken yoktu. Enstitünün ortasındaki dar koridora spotlar yerleştirimiş, uzun hazırlıklardan sonra fotoğraf çekilmişti.

O sıralarda Reimann İnceman ile birlikte çeşitli kan hastalıklarında kemik iliğindeki damar basıncını (mm üzerinden su basıncı) ölçmeye çalışıyordu6. Haftanın belirli bir günü bazen İnceman, bazen ben hastaya sternal ponksiyon yapıyor, iliğe girdikten sonra iğneye manometreye gidecek olan Reimann’ın hazırladığı düzeneği bağlıyorduk. Uzun süren ölçümler bazen başarısızlıkla sonlanıyordu.

Aynı manometre sistemi ile başka bir gün de karaciğercilerle portal hipertansiyon olguları üzerinde çalışılıyor, ponksiyon yapılarak dalak ve karaciğer içi basınçlar ölçülüyordu. Ne yapacaksınız, o zamanlar ne Doppler, ne de MR anjiyografi vardı!...

 

Dikkatimi çeken Reimann’ın çok iyi fizik ve röntgenoloji bildiği idi. O sıralarda ben onun tıp okumadan önce fizik okuduğundan habersizdim tabii... İşte bu röntgen bilgisi ve merakı sayesindedir ki, araştırmalarını anemilerin kemik değişiklikleri üzerine yöneltmiştir. Ne var ki, bu araştırıcılık yeteneğine karşın, hasta materyeline sahip değildi. Bu nedenle sık sık kliniklere uğrar, bizlere yeni yatan hastaların tanılarını sorar, “bir dedektif gibi” vak’a arardı. Birçok arkadaşımız uzmanlık tezlerini, bazı hocalar (özellikle radyolog olanlar) doçentlik ve profesörlük tezlerini ya da yabancı dilde yayın sayılarının artmasını Prof. Reimann’a borçludurlar.

Hemostaz ve koagülasyon konusunda çalıştığımdan Prof. Reimann ile sadece bir tek ortak yayınımız olmuştur. Belki yabancı dilleri bildiğimden, belki de çalışkan olduğumdan bana çok yakınlık göstermiştir. Alman ve İsviçre Hematoloji Derneklerine üye olmamı sağlayan Prof. Reimann’dır.

1970 yılında Enternasyonal Hematoloji Kongresi Münih’de yapıldı. Sözlü bildiri ile katıldığım ilk uluslararası kongredir. Zaten o yıllar daha poster icat edilmemişti.Bütün sunumlar sözlü yapılırdı (10 dakika). Doçentlik tezimi sunduğum bu kongrede Prof. Reimann’ın kongreyi düzenleyen Alman Hematoloji Derneğindeki girişimleri ile kayıt ücreti ödemediğim gibi, bir öğrenci yurdunda konaklamam da ücretsiz oldu. O yıllarda ilaç firmalarının sponsorluğu da henüz keşfedilmemişti.

Münih’de beni Üniversitenin Hematoloji Kliniğine götürmüş, hemostaz ile uğraşan meslektaşları ile tanıştırmıştı. Ardından Kaufhof’un (meşhur büyük mağaza zinciri) en üst katındaki kafeteryada tadı hala damağımda olan Almanya’nın en ünlü pastasını yemiştik. (Kirazlı ya da vişneli Karaormanlar pastası artık bizde de yapılıyor. Pasta düşkünlerine salık veririm!).

Bir anı daha... 1980 yılının başlarına kadar kemik iliği biyopsisine son derece seyrek başvururduk. Çünkü çok sıkıntılı bir işlemdi. Ortopedistlerce narkoz altında açık biyopsi yapılırdı. Bayağı bir ameliyattı bu... Ricam üzerine bir Almanya dönüşü Prof. Reimann ilk biyopsi iğnemizi getirdi. Ulm modeli kalın ve sağlam bir iğne idi. Tanju (Prof. Tanju Atamer) hastane morgunda ilk denemesini yaptıktan sonra kullanılmaya başlandı. Şimdiki, reçete yazılıp hastalara satın aldırılan tek kullanımlık iğnelerden değildi. Yıllarca, kırılana dek hizmet verdi. Ardından varlıklı bir hastamızın yardımı ile yenisi getirtildi.

Yök yasasının yürürlüğe girdiği yıllardı. Bir arkadaşımız bu ilk iğne ile doçentlik tezi hazirladı. Sınav kliniğimizde yapılıyordu. Jüri üyeleri çok ilgilendiler ve iğneyi görmek istediler!... Kimbilir, belki de ülkemizdeki ilk kemik iliği biyopsi iğnesi Reimann’ın bize armağan ettiğidir.

Bilmiyorum... Prof. Reimann gömüldü mü? Yakıldı mı? Gene de toprağı bol olsun!...


1.        Kaznelson P: Verschwinden den haemorrhagischen Diathese bei einem Fallen von essentieller Thrombopenie (Frank) nach Milz Extirpation. Splenogene thrombolitische Purpura. Wien Klin Wochensch 1916; 29: 1451-54.

2.       Reimann F. et al.: Eisenbitanzversuche bei Gesunden und bei Anamischen 11. Untersuchungen über das Wesen der eisenempfindlichen Anamien (“Asiderosen”)  und der therapeutischen Wirkung des Eisens bei diesen Anamien. Z Klin Med 1936; 131: 1-5.

3.       Wintrobe M. M. Hematology, the Blossoming of a Science. A story of inspiration and Effort. 1985, Lea and Febiger, Philadelphia, p 184 –185.

4.       Tayanç M M. Toprak yeme anemileri münasebeti ile. Türk Tıp Cem Mec. 1943¸16: 51-67.

5.       İnceman Ş, Aksoy M, Uçar, S, Tangün Y. Orak hücre–thalassemia hastalığı gösteren bir Türk ailesi. Yeni Tıp Alemi 1961; 10: 369-374.

6.       Reimann F, İnceman Ş. On the reaction of the vascular pressure in human bone marrow. Blut 1960; 6: 329-34.

 

 

Copyright © 2007
Prof Dr Yücel Tangün, Mik Uzm Aykut Köroğlu

Site AI4CAD Mühendislik & Yazılım  tarafından hazırlanmıştır.