|
Bilgilendirme, Sürekli Eğitim, Türk Hematolojisi |
|||||
| Site İçi Arama: |
HOŞGELDİNİZ Kanbilim (ülkemizde genelde kullanılan adı ile “Hematoloji”) kanın ve kemik iliği gibi kan hücrelerini üreten organların yapısını, işlevlerini ve hastalıklarını inceleyen bir bilim dalıdır. Uygulanması büyük ölçüde laboratuvara dayanır. Tıbbın çoğu temel, birçok dalı ile yakın iş birliği içinde çalışır. Bunların başında immünoloji, genetik, moleküler biyoloji, patoloji, onkoloji, infeksiyon hastalıkları, biyokimya, radyoloji, radyoterapi, nükleer tıp gelir. Sitemizin önde gelen amacı bilgilendirmedir. Hasta ve yakınlarını herkesin anlayabileceği bir dil kullanarak kan hastalıkları konusunda aydınlatmaya çalışacağız. Sözlük bölümü de aynı amaca hizmet edecektir. Sürekli tıp eğitiminin önemini vurgulayan“Tıp öğrenimi, tıp fakültesini bitirmekle sonlanmamış, ancak başlamıştır” özdeyişinden hareketle, hematoloji uzmanı olmayan, ancak kan ile ilgili sorunlarla sık karşılaşan değişik branşlardaki hekimlere temel ve güncel bilgileri sunmaya gayret edeceğiz. Bu arada laboratuvarda hematoloji testleri ile uğraşan görevlilere de yardımcı olmayı ihmal etmeyeceğiz. Kişisel olgu arşivimizdeki özgün mikrofotolardan kaynaklanan Atlas bölümü laboratuvarın görsel yönünü oluşturacaktır. Türk hematolojisi’ ne gelince; burada genç kuşak kanbilimciler ya da meraklılar için, bu bilim dalının ülkemizdeki gelişimi, bir diğer deyişle dünü ve bugünü gözlem ve anılara dayanılarak anlatılacaktır. Her türlü görüş ve önerileriniz ve tabii eleştirileriniz için iletişimi tıklamanızı rica ederiz. ÖNEMLİ DUYURU 28.10.2011 indirmek için tıklayın.
ÖNSÖZ
Anadilini her yerde, her zaman doğru kullanmak, doğru yazmak bir lüks, bir fantezi değildir. Bir onur
sorunudur. Füsun AKATLI
Elinizde tuttuğunuz kitapçığın ilk tohumları 2007’de
En İyi Türkçe Bildiri Ödülü Seçici Kurulu üyeliğimin başlamasıyla
atıldı. Bu dört yılı aşkın süre benim yönümden nasıl geçti?
Türkçesi varken (Sözlükçe)
bölümü her yıl biraz daha
büyüdü.
Doğru ve güzel olmayan Türkçe
örnekleri
listesinin giderek kabarması
gibi… Kitapçıkta ancak küçük bir bölümünü
örneklediğim bu liste, kanımca, yirmibirinci yüzyılın ilk on yılında genç
üniversite öğretim üyeleri ve yardımcılarının Türkçe sorunları
konusunda çarpıcı bir belge niteliği taşıyor. Sık yapılan yanlışlar bölümünde ele aldığım yanlışlar her yıl önceki yıllardakine benzer biçimde sürüp gitti. Bugün de aramızda, sayıları azalmış olsa da, beyaz ve kırmızı küre’yi kullanmaktan vazgeçemeyenlerimiz var. 19-22 Ekim 2011’de toplanacak 37. Ulusal Hematoloji Kongresi’nin kimi program başlıkları relaps/refrakter’den tümüyle kurtulamadığımızın kanıtı. Bu arada THD Forumuna gönderdiği iletilerde Yönetim Kurulu’nu Daha çok Türkçe, Daha Güzel Türkçe önerileri konusunda eleştirirken dahi anlamına gelen de ve da bağlaçlarını ayrı yazmasını bilmeyen genç meslektaşım gibilerinin sayısının pek değişmediğini eklemeliyim. Sevindirici gelişmeler olmadı mı? Oldu tabii! Hem de çok…Yayınlarda “…karakterize bir hastalıktır” “…prezente oldu” “ekarte edildi” tümceleri eskisi kadar sık değil. Yamanma (engrafman), pekiştirme, (konsolidasyon), ayıklama (deplesyon), ileriye dönük (prospektif) , dışlama (ekarte etme) gibi terimlerle karşılaştığımda artık bayram yapıyorum. Dört yıl önce Genel Kurul gündeminin dilekler bölümünde kırkdört yıllık derneğimizin adında hematoloji’nin yerini kanbilim’in almasını öneren arkadaşımızı hiç unutmuyorum. Öyleyse; ülkemizin her sorununda olduğu gibi, dilimizin yabancı sözcüklerle kirlenmesinde de umudumuzu tümden yitirme yılgınlığına düşmemeliyiz. Madımak Oteli kurbanlarından şair Metin Altıok’un dizelerinde vurguladığı gibi:
…Yarın farklıdır bugünden, / Adı değişir hiç olmazsa. / Kara bir suyu
/ Geçiyoruz
şimdilerde / Basarak yosunlu taşlara. / Sen bugünden yarına / Birazcık umut sakla... Ulusal kongrelerde ayaküstü sohbetler sırasında kimi genç arkadaşlarım bana bu “Türkçe davasına” neden “takıldığımı” soruyorlar. Onlara dilbilim uzmanı olmadığımı, sözcük türetme kurallarını pek bilmediğimi, yabancı dille eğitim veren bir okulda okuduğumu, Türkçeedebiyat derslerimin kötü öğretmenlerle geçtiğini, aruz kalıplarına hiç ısınamadığımı, lise yıllarına geldiğimde Varlık dergisi ve yayınlarının ufkumu değiştirdiğini anlatıyorum. Yıllardır yurt dışında yaşayan, üç yabancı dili ana dili gibi bilen, ne ki tek bir yabancı sözcüğü katmadan arı bir Türkçe ile konuşan Kemal Derviş’i örnek göstererek “herhalde ana dil bilincine sahibim, ana dilime saygılıyım” diyorum.
Bu bilinci, bu saygıyı benimsemek, kazanmak,
sorumluluk duymak sanırım o denli zor olmamalı. Çünkü 1960’lı yılların
başında ilk makalelerimde kullandığım kimi terimler (musabiyet, afetzede, vetire)
bugün beni şaşkınlık içinde bırakıyor. Tıpkı çoğu
Anadolu’nun köylerinde, kasabalarında doğmuş; çocukluklarında
ninelerinden, dedelerinden “bel ağrım nüksetti,
depreşti, komşuya inme inmiş,
ne kadar
habis, kötü huylu adam” sözlerini duymuş kanbilim öğretim üyesi ve
yardımcılarının, İngilizce öğrendikten sonra,
bildirilerinde “relaps,
strok, malign, malignensi”
terimlerini kullanmalarının
şaşırtması gibi. Bu kitapçıkta yer alan gözlemler, eleştiriler, öneriler, vb tümüyle bana aittir. Hiçbir satırının Türk Hematoloji Derneği’ni bağlamayacağını önceden belirtmeliyim.
Bu çalışmanın,
okurlarının (eğer okuyacak olurlarsa) yapıcı katkılarıyla
varsıllaşacağına (zenginleşeceğine) inanıyorum. Her türlü eleştiriye,
öneriye açık olduğumu eklemek isterim
(yuctan@turk.net;
ytangun@gmail.com ). Kanbilimcilere, özellikle genç arkadaşlarıma yararlı olması dileğiyle… Prof Dr. Yücel TANGÜN 26 Ekim 2008 DİNOZORUN PENCERESİ HOCA BOLLUĞU, MENTOR AZLIĞI Dr. Yücel Tangün Homeros’un Odise destanında, Odiseus Troya savaşına giderken oğlu Telemakhos’u güvenilir ve sadık dostu Mentor’a emanet edecektir. Günümüzde “mentor”, Anglosakson dillerinde, bilim ve eğitim çevrelerinde sık kullanılan bir sözcüktür. Bizdeki karşılığı “hoca” ya da “usta” olabilir. İngilizce sözlüklerde mentor: “akıllı, güvenilir danışman, yol gösterici ya da öğretmen” olarak tanımlanıyor. Burada “akıllı” derken biraz da “bilge”lik anlaşılmalıdır bence. Bilge; bildiklerini eksiksiz ve doğru bilen, bilgisini yalnız kendisi için değil, başkaları için de yararlı biçimde kullanabilen, iyi ahlaklı, olgun bir kişidir1. Konuyu daraltalım, kendi alanımıza, hasta-hekim, hekim-hekim ilişkilerine odaklanalım biraz. Artık toplumumuzda “doktor” ya da “hekim” ile “hoca” sözcükleri anlamdaş olarak kullanılmaktadır. Bir sağlık kurumunda, hastalar için en kıdemsizinden en kıdemlisine kadar her görevlinin adı hoca’dır. Görevliler de birbirlerine “hoca” diye seslenirler. Hoca salgını o denli yaygınlaştı ki, son katıldığım hematoloji kongresinde oturum başkanları konuşmacılara ya da söz almak isteyen dinleyicilere hemen daima “hoca” diye hitap ettiler. Ama nedense, yalnız yerli konuşmacılara, çağrılı yabancı konuklara değil! Onlara da en azından “master (üstat)” diyebilirlerdi!.. Dikkat ediyorum, hangi konuda olursa olsun, çok konuklu televizyon programlarında, sunucular yönünden her konuk, unvanı, mesleği ne olursa olsun hoca’dır. Hoca aşağı, hoca yukarı!.. Özetle; ülkemizde bir hoca enflasyonundan rahatlıkla söz edebiliriz. Bugünlerde, kağıt üzerinde de olsa, üniversitesiz ilimiz kalmadığına göre; hiç kuşku yok, bu enflasyon giderek artacaktır!.. Bu yıl Amerikan Hematoloji Derneğinin (ASH) 50. kuruluş yılı. Bu nedenle, derneğin yayın organı Blood’da, her önemli araştırma alanının önde gelen bir uzmanı tarafından o konuya ilişkin tüm eski ve yeni bilgileri içeren toplayıcı makaleler yayımlanıyor. En sonunda, ayrı bir bölümde yazarlar, kanbilime hangi dürtülerle yöneldiklerini, kimlerden etkilendiklerini, nasıl çıraklık yaptıklarını anlatıyor ve hocalarının (mentor’larının) bir bir adlarını sıralayarak onlara karşı duydukları tükenmez gönül borcunu dile getiriyorlar. Nefis kısa yazılar bu sonuncular... Benim gibi serebral sklerozu muhakkak başlamış dinozorların gözlerini yaşartacak satırlar... Bizlerin “hoca” ile onların “mentor” sözcükleri arasındaki kavram ayrımını belirleyen güzel örnekler bunlar... Anlayana tabii!.. Ayrıca ASH, 2006’dan beri, biri klinik araştırma, diğeri temel bilimler dalında olmak üzere, her yıl üyelerinden iki seçkin mentor’u ödüllendiriyor. Meraklılar www.hematology.org'dan mentor’luk ölçütlerini öğrenebilirler. Bu arada, öz deneyimlerime dayanarak iki tür mentor olduğunu eklemek istiyorum. Bence bu sınıflama her toplum için geçerli: birincisi örnek alınacak mentorlar (olumlular), bir diğer deyişle usta, kılavuz olarak seçilenler; diğeri örnek alınmayacak mentorlar (olumsuzlar). Algılama yeteneğiniz varsa ya da gelişmişse, ikinciler de sizin için en az birinciler kadar yararlıdır. Çünkü onlardan neleri yapmamanız gerektiğini öğrenebilirsiniz. Ne yazık ki, ülkemizde bu ikinciler çoğunlukta. Şimdiki gençler alınmasınlar; işler bizim zamanımıza göre çok değişti ve kolaylaştı. Şöyle ya da böyle, nadir istisnalar dışında, artık hemen herkes biraz çabayla, öğretim üyesi unvanını kolaylıkla elde edebiliyor. Ne var ki, her unvan sahibi hoca Batıdakilere benzer bir mentor olamıyor. Bir diğer sorun da biraz önce değindiğim Tanrı vergisi algılama yeteneğidir. Çıraklar ya da öğrenciler (İng. mentee’ler) kimi örnek alacakları bağlamında her zaman doğru seçim yapamazlar. Yapmış olsalar da, sizi “idol” olarak gördüklerini sık sık yinelemelerine karşın, bir süre sonra öğütlerinizi dinlemez olur, çıkarları doğrultusunda kolaya kaçar, çizdiğiniz yoldan ayrılırlar. Kimbilir, belki de solukları erken tükenmiştir. “En güzel Türkçe Ödülü” seçici kurulundaki görevim gereği, bu yıl düzenlenen 34. Ulusal Hematoloji Kongresinin 424 bildiri özetini teker teker ve satır satır okudum. Edindiğim ana izlenimi şöyle özetleyebilirim: gençlerin klinik ve laboratuvar çalışmalarında, konu seçiminden bulguların sunum haline getirilmesine kadar, nedense bazı büyükleri yeterince ilgi göstermiyor, yol gösterici olmuyor, hatta bildiri özetlerini bile okumak zahmetine katlanmıyorlar. Oysa yazar sıralamasında, onların da adları var. İşte bu yüzdendir ki, ben en çok, “tutkuyla sevilen, yalnız ve güzel ülkemin”2 bazı çevresel tıp fakültelerinde ve devlet hastanelerinde, daha seyrek de olsa, bazı büyük kent üniversitelerinde gerçek anlamda mentor’suz yetişme zorunda kalan, iyi niyetli, ancak şanssız genç arkadaşlarıma üzülüyorum. 1. Ali Püsküllüoğlu: Türkçe Sözlük. Genişletilmiş 6.Basım, Can Yayınları, 2007. 2. Nuri Bilge Ceylan: 2008 Cannes Film Festivali Ödül Töreni. Dinozorun Penceresi Arşivi >Türk Hücresi 15 Mart 2007 > Kısa Yaz Tatiline girerken 21 Haziran 2007 > Kanbilim.com Bir Yaşında 23 Şubat 2008
24 Şubat 2008 PAUL EHRLICH’in ÇALIŞMA ODASI Dr. Yücel Tangün Hasta ve yakınları için İTP bölümünü hazırlarken, sıra “oto-immün trombositopeni”yi onların anlayabileceği bir şekilde anlatmaya geldiğinde; belleğim “horror autotoxicus” deyimini anımsadı. Hematoloji, immünoloji ve kemoterapinin babası sayılan, Alman bilim adamı Paul Ehrlich (1854-1915), antijen-antikor (toksin-antitoksin) ilişkileri üzerinde difteri antitoksini ile çalışırken, dahice bir öngörüyle, organizmanın kendine zarar vermekten korkması kavramından söz etmiştir. Ehrlich önceleri bugün histokimya diye tanınan bilim dalı ile uğraşmış, anilin boyaları ile kan hücrelerinin granüllerini ve çeşitli histolojik dokuları boyamıştır. Örneğin, daha önce belirttiğimiz gibi, granülleri bazofil boyanan mast hücrelerini tanımlayan da Ehrlich’dir. Genç arkadaşlar bilmez, bizler asistan iken hastaların birçok laboratuvar incelemesini bizzat yapar ve ürobilinojen aramak için taze idrara Ehrlich miyarı (o zamanlar ayraç yerine “miyar” denirdi) damlatırdık. Sarı renkteki idrar kırmızıya döndüğünde ürobilinojen “müspet”demekti. O sıralar şarapla, hele Fransız şarapları ile hiç ilgimiz olmasa da, Tevfik Sağlam Paşa’nın “Klinik Tanı” kitabında bu kırmızının Bordo şarabı renginde olacağı yazılı idi. Daha sonraları; Ehrlich antijen-antikor ilişkisi üzerinde çalışırken ünlü “yan zincirler kuramı” nı geliştirmiş, ardından arsenik bileşiklerinin frengi mikrobuna etkilerini araştırırken Salvarsan adlı ilacı (606 no’lu bileşik!) bulmuş, bunu 914 no’lu bileşik olan ve uzun bilimsel tartışmalardan sonra frengi tedavisine giren Neosalvarsan izlemiştir. Böylece; günümüzde, Ehrlich infeksiyon hastalıklarında uygulanan kemoterapinin öncüsü kabul edilir. Ehrlich, mikropları fagosite eden hücrelerin lökositler olduğunu gösteren Rus zoolog ve mikrobiyoloğu E. Metchnikoff ile 1908 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülünü paylaşmıştır. Frankfurt’da çalıştığı enstitünün bulunduğu caddeye verilen “Paul Ehrlich caddesi”adı, Nazi iktidarı sırasında, yahudi kökenli olduğu için kaldırılmıştır. Demek sokak, park adlarının politik gerekçelerle bazı örümcek kafalı yerel yönetimler tarafından değiştirilmesi yalnız bize özgü değilmiş!.. Bugün Polonya sınırları içersinde bulunan, Ehrlich’in doğduğu Strehlen kentinin adı Ehrlichstadt’dır. Gene bugün Almanya’nın Langen kentinde Federal Sağlık Bakanlığına bağlı ilaç ve aşılarla ilgili enstitünün adı Paul-Ehrlich Enstitüsü’dür. Ana sayfamızda Ehrlich’in gösterişsiz çalışma odasının fotoğrafını görüyorsunuz... Hem çalışma odası, hem kitaplık, hem de raflara bakarsanız bazı laboratuvar malzemelerinin korunduğu yer burası... Çalışma masası, belki odayı ziyaret edecek kişiler ya da Ehrlich’in gerektiğinde dinlenmesi için konmuş divan ve pencere önü, tümü tepeleme kitap ve dergilerle dolu!..Yılını bilmiyoruz ama, koca takvim 26 Şubat Perşembe gününde olduğumuzu haber veriyor...Ehrlich çalışıyor. Sağ elinde yakılmamış bir puro var... Günde ortalama 25 puro içermiş!.. Görünüm bize o tarihlerde iyi bir araştırma yapabilmek için dizüstü bilgisayarına, Medline, Pubmed. gibi bağlantılara gerek olmadığına işaret ediyor!.. Ehrlich aforizmaları ile de ünlüymüş. Bakınız ! İyi bir araştırma için nelerin gerektiğini G ile başlayan dört Almanca sözcükle nasıl özetlemiş: Geduld (sabır), Geschick (yetenek), Glück (şans) ve Geld (para). Ne güzel bir özdeyiş!..Tam gün yasası hazırlıkları sırasında gözden ırak tutulmaması gereken önemli bir husus!...Tam gün düzeninde araştırmaların artacağını hayal edenler var da... Ehrlich’in odasının fotoğrafı bana üniversitelerimizdeki oda saltanatını ve oda paylaşımı mücadelelerini çağrıştırdı. Kimbilir, belki de yalnız benim çalıştığım Bizans’ın Çapa’sında oluyordu bu tür olaylar!.. Öğretim üyesi odalarına neden hasta muayene masaları konduğunu da doğrusu hiç anlayamamışımdır. Batıda da böyle bir uygulamaya hiç rastlamadım. Hastalar poliklinikte öğretim üyelerine ayrılan bir bölümde muayene edilemezler mi? Batıda hem klinikçi olan, hem de laboratuvarda çalışan çoğu – halkımızın yaygın deyişiyle “Hoca”nın (aslında artık her hekime “Hoca” deniyor galiba !) – laboratuvarlarının bir köşesine gösterişsizce yerleşmiş olduklarını sık gözlemlemişimdir. Oda paylaşımına gelince; bizim Çapa İç Hastalıkları Kliniğinde sorunu kolay çözebilmek için “oda dağıtım komitesi” adında bir komite kurulmuştu!.. Böylece, boşalan odalar, uzun müzakerelerden sonra, adil bir şekilde dağıtılabiliyordu!.. Bir keresinde komite başkanı emekli olan akciğer hastalıkları uzmanının hematoloji polikliniğine yakın olan odasını, uzun süredir odasız olan iki değerli hematoloji doçenti arkadaşıma tahsis etmiş, ancak akciğer hastalıkları kürsüsü başkanı bir gece bu odanın kapısını söktürterek ilk raundu kazanmıştı. Gülmeyiniz! Gazetelere haber olarak geçmiştir! Öğretim üyesi enflasyonu olunca, işler daha da çatallaştı, İki-üç körpe doçent bir arada oturtulmaya başlandı. Tabii bunda bir sonraki seçimi kazanabilmek için Tıp Fakültesi kaynaklı rektörlerin bu gençlere son sürat kadro bulmalarının da büyük payı oldu!.. Esenlik dileklerimizle...
|
LABORATUVAR
IŞIK MİKROSKOBU: ÖZELLİKLERİNİ ve DOĞRU KULLANMASINI BİLİYOR MUYUZ? Mik. Uzm. Aykut Köroğlu
HEMATOPATOLOJİ LENF DÜĞÜMÜNÜN YAPISI ve İŞLEVLERİ Associate Prof. Dr. Metin Özdemirli Lenf yolları boyunca yer alan lenf düğümlerinin çapı normalde 1 cm’i aşmaz. Yuvarlak ya da böbrek biçiminde olan bu ikincil (sekonder) lenfoid organların dışbükey yüzünden afferent lenf damarları girer. Lenf düğümünün içeriye doğru hafif çentikleşmiş yüzünden (hilus) efferent lenf damarı çıkar. Hilusda ayrıca düğümün arteri ve veni bulunur... LABORATUVAR
ÇEVRE KANI (Ç.K.) YAYMALARININ İNCELENMESİ Pıhtılaşma (koagülasyon) bozuklukları dışında kalan, neredeyse tüm kan hastalıklarında tanının konması mikroskop yardımı ile morfolojik incelemeye dayanır. Günümüzde modern teknoloji ile yapılan kan sayımı, hekime yol gösterici değerli bilgiler sağlarsa da, çoğu kez kesin tanının konması için yeterli olamaz; dolayısıyla hiçbir şekilde yayma incelemelerinin yerine geçemez. Daha doğrusu bu iki yöntem birbirini bütünler. Bu nedenle, yalnız kanbilim uzmanlık öğrencileri değil; iç hastalıkları ve çocuk hastalıkları uzmanları da Ç.K. yaymalarını okumasını bilmelidir.
LABORATUVAR
KEMİK İLİĞİ (Kİ) ve KAN HÜCRELERİNİN MORFOLOJİSİ Tüm kan hücreleri Kİ’deki kan yapıcı (hemopoetik) kök hücreler’ den türerler. Morfolojik olarak kök hücreleri tanıma ve betimleme olanağımız yoktur. Lenfosite benzeyen, tek çekirdekli (mononükleer) hücre morfolojisinde oldukları ileri sürülür. Varlıkları, dolaylı olarak, in vitro hücre kültürleri ya da yüzeylerindeki antijenler (immünofenotipleme) ile ortaya konur. Örneğin; uzun erimli kendini yineleme (long-term self-renewal) yeteneği gösteren multipotent kök hücrelerin Lin- CD34+ CD38- CD90+ CD45RA- oldukları bilinir (Resim 1). Mikroskopda tanıyabildiğimiz Kİ’deki en genç kan yapıcı hücreler blastlar (blastik hücreler)’ dir. 2.03.2008 Gebelikte trombosit sayısında azalma ile sık karşılaşılır. Gebelikte ortaya çıkan trombositopeniler, yalancı trombositopeni (psödotrombositopeni) olasılığı uzaklaştırıldıktan sonra, üç grupta toplanabilir:
11 Kasım 2007
Tanım: MCV düşük (<80 fL), MCH düşük (<27 pg), MCHC genellikle normaldir. (31-35 g/dL). Ancak ağır demir eksikliği anemisinde (DEA) MCHC normalin altında (<31 g/dL) bulunabilir.
Demir eksikliği anemisi (DEA)’de laboratuvar bulguları:
TÜRK HEMATOLOJİSİ Türk Hematoloji Derneği Başkanları
Dr. Yücel Tangün Türk Hematolojisinin az bilinen bir öncüsü... 10 Ekim 2007
İnceman 1919’da İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Galatasaray’ın Galatasaray olduğu yıllarda tamamladı (1940). İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gördüğü dönemde (1940-1946) öğretim üyelerinin büyük çoğunluğunu ülkemize sığınmış ünlü Alman profesörler oluşturuyordu. O şanslı yılları bana şu şekilde özetlemiştir: “... Bu mükemmel hocalar bize yalnız doğru ve güncel tıp bilgilerini vermekle kalmadılar; aynı zamanda, nasıl düşünmemiz, nasıl metodik çalışmamız, bir hastaya ya da soruna, bilimsel ve analitik olarak nasıl yaklaşmamız gerektiğini de öğrettiler. Tıpkı o sırada herhangi bir Avrupa Üniversitesinde olduğu gibi...” > Ord Prof Dr Arif İsmet Çetingil OLGU SUNUMU 29 Eylül 2007 > Garip Bir Kan Sayımı Sonucu, Soğukta Beliren Morluklar, Koka Kola Gibi İdrar... Olgu 1. 88 yaşında kadın hasta. Bir ameliyat öncesi yapılan elektronik kan sayımında özellikle eritrosit değerleri açısından aşağıdaki acayip sonuçlar alınıyor: Eritrosit 1.63 M/µL, HGB 9.2 g/dL, HCT 17.3 %, MCV 106.1 fL, MCH 56.4 pg, MCHC 53.2 g/dL. Öte yandan, lökosit 13.3 bin/µL, formülde bir özellik yok, trombosit 429 bin/µL
Olgu sunumu Arşivi (Okumak için tıklayınız) > Kalp Hastasında Hemolitik Anemi > Genç Bir Kadın Hastada Trombositoz > Çevre Kanında Olgunlaşmamış Kırmızı ve Beyaz Dizi Hücreleri > Sık Karşılaşılan Bir Trombositopeni Nedeni > Splenektomili Bir Hastada Aşırı Lökositoz ve Trombositoz
İMMÜNOHEMATOLOJİ (ERİTROSİT ANTİKORLARI) 29 Eylül 2007 İmmünohematoloji, başta eritrositler olmak üzere, kan hücreleri ile bağlantılı bağışıklık olaylarını, özellikle antijen-antikor reaksiyonlarını inceler. İmmünohematolojinin temelini 1900-1901 yıllarında, ilk kan grubunu (ABO sistemi)* tanımlayan Dr. Karl Landsteiner atmıştır. Bu bölümde öncelikle eritrosit antikorlarını ilgilendiren temel bilgiler özetlenecektir.
|
|||
|
Copyright © 2007 Prof Dr Yücel Tangün, Mik Uzm Aykut Köroğlu |
Site AI4CAD Mühendislik & Yazılım tarafından hazırlanmıştır. |
||